Görüşülen Kişi: Arzu Öztürkmen
Görüşen Kişi, Editör: Derya Selin Yener
D. S. Y.: Hoş geldiniz! Sizi daha yakından tanımamız için bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz; sözlü tarih çalışmalarına olan ilginiz nasıl başladı, bu alana yönelmenize etkili olan faktörler nelerdi?
A.Ö.: Benim sözlü tarihe yönelmem aslında biraz folklor ile oldu. Folklor benim hayatıma çok erken girdi. Çocukluğumda yedi sekiz yıl Ankara’da kaldık. O zamanlar Ankara’nın ilk “kindergarten”ı (anaokulu) Avusturyalı “Tante Liz” vardı – Sahibinin adı Liz olan bir çocuk yuvası, artık yok. O yuvadayken bize türlü türlü oyunlar öğretirlerdi, folklor da bunlara dahildi. 60lı yılların sonu da Türkiye’de halk oyunları hareketinin üniversite öğrencileri arasında en yaygın olduğu zamandı, geleneksel sanat çok gündemdeydi. Ben de o furyanın içinden geçtim. Ben ilkokuldayken oldukça faal bir halk oyunları çalışması vardı. Ortaokula Notre Dame de Sion’a geldiğim zaman oranın çok kuvvetli bir folklor birimi bulunuyordu. Hatta Boğaziçi’ni seçmemdeki en büyük nedenlerden biri küçüklüğümde Boğaziçi’nde bir folklor gösterisine gitmemdi. İnanılmazdı, büyülenmiştim dolayısıyla o merakım üniversitede de devam etti.
Üniversitede işletme okuyordum ama folklor kulübünde de çalıştım ve hatta bir buçuk yıl kadar başkanlığını yaptım. Şöyle de bir şey var, folklor ancak sevilirse ilgilenilecek bir alan. Mesela türkü dinleyebilmek için müzik olarak o “tını”yı sevmek lazım, bu tarz kültürel değerler ancak sevince önemseniyor. 90’lı yıllarda Azeri Türküleri çok popülerdi, bir yandan da Ege Türküleri sürekli dinleniyordu; folklor ilgimiz bu popüler müzik kültüründen de besleniyordu. Evde ise annemden gördüğüm el sanatını türünü önemsedim. Annemin el sanatlarına çok özel bir ilgisi vardı. Dantel işleyen Karadenizli kadınları, yemenilerin oyalarını, kaliteli halıları, cam ve çini işçiliğini çok takdir ederdi. Bu sebeple el sanatları bağlamında da kültürel mirasımızla ilgileniyordum.
İşletme okurken üçüncü sınıfta bankacı olamayacağımı anlamıştım. Dördüncü sınıfta bir anda pusulamı kültürel alana çevirdim. Boğaziçi’de bizim ek ders alma imkanlarımız olduğu için Aptullah Kuran’dan sanat tarihi, Şerif Mardin’den din sosyolojisi ve benzeri dersler alarak kendimi sosyal alanda yetiştirmeye çalıştım. Önce işletmeyi bitirip sosyoloji alanında ilerlemeyi düşündüm fakat sonra bir arkadaşım bana Amerika’da antropoloji okuyabileceğimi söyledi. “Hatta,” demişti “madem bu kadar folklor ile ilgileniyorsun, folklora da başvurabilirsin.”
Folklorla da o zaman kafamız şöyle meşguldü. Biz o zaman 1980lerin sonuna geldiğimiz zaman folklor oynamak kompleks bir kavram haline geldi. Nasıl oynanmalı, neresi otantik, neresi modern, bunu nasıl inceleyeceğiz, nasıl tanımlayacağız soruları belirdi. Bu konu üstüne fazla Türkçe yayın yoktu. İnternet olmadığı için okuyabileceğimiz, ulaşabileceğimiz pek kaynak bulunmuyordu. 1988 yılında Indiana Üniversitesi’nin folklor enstitüsüne giderek bu serüvene başladım. Bölüme girdikten sonra karşıma çıkan araştırma ve makalelerden bağımsız olarak sadece merakımla ilerleyip başvurumu yapmıştım.
O zamanlar “sözlü tarih” diye bir kavram belirgin değildi ancak folklorun içine girince sözlü kültür ve iletişimin içine girmiş oluyorsunuz. Orada hocalarım bana şöyle demişti: Dans antropolojisine merakla gelmiş olabilirsin ama dans ve performansı daha iyi anlayabilmen için farklı türlere yönelmen lazım; mesela “folk narrative” (halk anlatıları), “prose narrative” (nesir anlatı), “festive drama” (kutlamalardaki teatralite) ve “material culture” (maddi kültür).
Bunları anladığımda dansı daha da iyi anlayacağımı ortaya koydular ve gerçekten de öyle oldu. Folkloru bütünsel olarak çalışıp öğrenince -ki o dönem benim hocalarıma folklor camiasında jön Türkler (“Young Turks”) diyorlardı, çünkü folklora yaklaşımı radikal bir biçimde değiştirmişlerdi. Radikal derken de folklorun genel olarak geçmişe ait, anonim ve kırsal olarak bilinirken, bunu tarihsel bağlam içinde incelenmeye başlamış olmalarıydı. Bu yeni kimliğiyle, folklor eğitimi alırken benim işim de bir hayli ilginçleşti.
Folklor tanımındaki bu devrim, folklora yalnızca bir metin olarak değil, bu metnin bir bağlamın içinde anlam kazandığı bir sanatsal forma bürünmüştü. Folklor artık kuşaklar arası bir iletişim biçimi gibi görülüyordu. Benim doktora tezimin danışmanı olan Dan Ben-Amos hocamız, şöyle bir tanım getirmişti: “Folklore is artistic communication in small groups,” yani “Folklor küçük topluluklar içinde bir sanatsal iletişim halidir.”
Folklorun içinden çıkan kültürel formlar hem geçmişimizi, hem de moderniteyi anlamamıza yardımcı olur. Ben de bu anlayışla yetiştiğim için hem Osmanlı İmparatorluğu’ndaki şenlik, bayram ve dans gibi kültürel formlara, hem de Cumhuriyet tarihinde milli bayramlar, halk oyunları hareketi, ve son on beş yıldır yürüttüğüm dizi araştırmalarına folklor bakış açısından odaklanabildim. Folklor bilgimin bana sunduğu anahtar ile yazdığım son kitabım (The Delight of Turkish Dizi: Memory, Genre and Politics of Television in Turkey, Seagull Books, 2022) dizi fenomenine tamamen farklı bir “genre” (tür) olarak inceleme fırsatı verdi. Seyrettiğimiz şeyin yalnızca anlatılan bir hikaye değil, görsel, teatral ve müzikal bir “media-metin” olarak bizlerle iletişim kurduğunu hatırlattı.
Doktoramı Türkiye’de folklor ve milliyetçilik üzerine yazdım. Doktora çalışmaları biraz bilmediğini araştırmak, merak ettiğine cevap bulmak amacıyla yapılır. Benimki de öyle oldu. Gerçekten de Türkiye’de folklor çalışmaları nasıl ilerlemiş, insanlar bu çalışmalardan nasıl çıkarımlar yapmış ve ne anlamış, halk oyunları hareketi nasıl başlamış, önceden neler olmuş, şimdi neler oluyor ve saire derken farkına varmadan sözlü tarih çalışmaları yapmışım. Halk oyunları tarihçesini yazarken fazla kaynak olmadığı için hep yaşını almış folklor çalıştırıcılarıyla söyleşiler yaparak bilgi toplamıştım, ancak o zaman bunun adının sözlü tarih olduğunu pek bilmiyordum – öyle bir kavram pek yoktu dediğim gibi. Sözlü kültür alanını tanıyorduk ancak sözlü tarih yeni yeni ayrışmaktaydı.
1994 yılında doktoramı tamamlayıp Türkiye’ye dönünce burada Kadın Eserleri Kütüphanesi’nde İkinci Dalga Feminist Hareketi’nin öne çıkan isimlerinden ve kütüphanenin kurucularından birisi Şirin Tekeli, beni bir pilot proje için davet etti. Türkiye’ye daha yeni gelen bir alan olan sözlü tarih üzerine pilot proje yapıyorlarmış. Birkaç yıl önce -1991 yılında- ilk defa Paul Thompson (sözlü tarihin kurucu teorisyenlerinden bir tanesi) yeni kurulan Tarih Vakfına çağrılmış. Thompson da gelip bir sunum yapmış ve bu sunum bir kitapçık olarak basılmıştı. Biz de pilot projemiz öncesi araştırmalarda bu kitapçığı elden ele dolaşırken görüyorduk. Bu süreçte Kadın Eserleri Kütüphanesi kurulunca kadın tarihi çalışmalarında sözlü tarih nasıl kullanılabilir sorusu gündeme gelmişti. Sözlü tarihe resmen başlamam da bu sayede oldu. Bu proje boyunca yurtdışından davet ettiğimiz araştırmacılar ve tanıştığımız eğitimciler oldu. Benim sözlü tarihle tam anlamıyla tanışmam böylece 1990ların ortasına doğru oldu.
Yine bu proje için davet ettiğimiz Joanna Bornat (kadın sözlü tarihi araştırmacısı) 1990lı yılların ortasında gelip bize birkaç seminer verdi. Bu sizin kuşak için anlaması zor bir şey çünkü internette her türlü bilgiye ulaşıyorsunuz (Öztürkmen gülümsüyor) ama o zamanlar internet hiç yaygın değildi. Joanna bir bavul dolusu fotokopiyle gelmişti ve onları bize bırakarak gitti. Biz o fotokopileri çoğalttık, okuduk ve bilgilendik. Bir iki yıl sonra ben o dönemki bütçemi zorlayarak 1996 yılında ilk defa uluslararası bir sözlü tarih konferansına gittim Göteborg’da. O konferansta yeni bir dernek kuruldu: IOHA, “International Oral History Association” (Uluslararası Sözlü Tarih Kurumu). Kurum farklı kıtalardan seçilen temsilciler tarafından yönetiliyordu. Avustralya’dan bir temsilci, Güney Amerika’dan bir temsilci derken herhalde Asya’dan fazla katılan yoktu, beni de Asya temsilcisi olarak seçtiler. 1996 yılında birdenbire kendimi bu uluslararası camianın içinde buldum ve bu çok öğretici oldu. Tabii internet olmadığı için gittiğimiz konferanslarda inanılmaz notlar alırdık, hiçbir şeyi kaçırmak istemezdik, yayınlarımızı nerede yapabiliriz diye düşünüp herkesle iletişim kurmaya çalışırdık. Göteborg’a giderken maddi açıdan zorlandığım için ve Türkiye’deki meslektaşlarım da yararlanabilsin diye, bir sonraki konferansı organize etmek istediğimi belirttim, “Siz Istanbul’a gelin”, dedim.
İlk seçilen başkan Mercedes Vilanova, şu anda çok kalpten bir dostum, bunu duyunca bana dedi ki “Ben seni henüz tanımıyorum ve bu iş yeni başladı.” Mercedes, İspanya’dan Katalan bir sözlü tarihçi ve feminist, komünist böyle çok farklı bir kadın. Bana bir sonraki IOHA konferansı için önceliği Latin Amerikalılara vereceğini, ama benim İstanbul konferansı fikrime sonra bakacağını söyledi. Bir sonraki toplantı Rio’da oldu. Göteborg’a gitmek zor, Rio’ya gitmek daha da zordu, fakat o yaşlarda insanlar çok kararlı oluyorlar. On aylık minicik kızımı arkadan bırakıp o uzun yolculuğa çıktım. Sonradan çok pişman oldum.
D.S.Y.: Niçin pişman oldunuz?
A.Ö.: Değer mi o kadar küçücük bebeği arkada bırakıp o kadar uzun yol gitmek?
D. S. Y.: Onu da götürseydiniz…
A. Ö.: (Gülüyor) Onu ben çok yere götürmüştüm zaten hayatının ilk 10 ayı içinde, Rio’ya götürme riskini de alamadım! Uzun lafın kısası, Rio’daki toplantıda bir sonraki toplantının İstanbul’da yer almasına karar verildi. 2000 yılında IOHA (Uluslararası Sözlü Tarih Topluluğu) toplantısı İstanbul’da yapıldı ve ben o zaman uluslararası bir oluşumun ülkemizde yerel bir örneğinin düzenlenmesinin önemini gözlemledim. Göteborg ve Rio gibi şehirlere gidemeyeceği için başka türlü bu toplantılara katılamayacak olan bir dolu araştırmacı bu şansı elde etti ve Türkiye’de sözlü tarihin duyulması, tanınması bakımından bence çok olumlu bir katkısı oldu. Ayrıca gelen konuşmacılar Türkiye’yi tanıma fırsatına sahip oldu. O dönemde Türkiye tabii böyle Midnight Express filmiyle tanınan, insan hakları ihlalleriyle sürekli bir mücadele gerektiren, Kürtlere ve Ermenilere yapılanlarla bilinen bir yerdi. Geldiler, gördüler. Toplantılar çoğunlukla Boğaziçi Üniversitesi’nde yapıldı ve ufak tefek sıkıntılar yaşanmış olsa da onları aştık. Bu sayede uluslararası mecrada Türkiye’ye karşı olan görüşlere de bir katkımız oldu.
Bu toplantıdan evvel, 1996 yılında, ben Boğaziçi’nde bir sözlü tarih dersi açmıştım. Bu, o dönemde yalnızca Boğaziçi’nde yapılabilecek bir şeydi. Bir ders düşünüyorsun, içeriğini yazıyorsun, kurullardan geçip senato’ya kadar gidiyor, onay alıyor ve sen o dersi verebiliyorsun. Alanında çok öncü bir şeydi, ama hızla diğer üniversitelerde de sözlü tarih dersleri açıldı. 2000li yıllardan sonra. Sözlü tarih dalının Türkiye’de gelişmesinde bu çalışmaların çok güzel katkıları oldu diyebilirim.
D. S. Y.: Muhteşemmiş ya, siz gerçekten öncüymüşsünüz. Peki bu kadar farklı kıtalardan temsilciler var – siz de Asya temsilcisi olmuşsunuz, bu çok büyük bir olay tabii – sizce milletlerin folklor kültürünün günümüzde hala etkileri görülüyor mu? Dizi ve benzeri sanat formlarında göründüğünü söylemiştiniz, onu biraz açabilir misiniz?
A. Ö.: Aslında ulus devletlerde, biliyorsun, 1980lerde “uluslaşma” üzerine pek çok çalışma yapıldı ve bu alan çözümlenmeye çalışıldı. 1980lere kadar Eric Hobsbawm, Ernest Gellner, Benedict Anderson, Homi Bhabha ve Anthony Smith gibi yazarların her biri ulus devlet ve millet tarifleri yaparken, imparatorluklar sonrası farklılaşmış grupların bir araya getirilmesindeki süreçleri anlattılar. Bu anlatılar bizim ulusal kültür kavramını her yönden çözümlememize yardımcı oldu zira önceden ulusal kültür ve milliyetçilik sürekli olarak pompalanan bir kavramdı: Türk kültürü, Fransız kültürü, işte bu kültürü şu kültürü demek yetersiz kalıyordu. Tarihçilere göre kimse 19. yüzyıla kadar Fransızca konuşmuyordu. Occitane’ı (Oksitanca) var, Bretagne’ı (Bretonca) var… Paris Fransızcası’nın tüm ülkede yaygınlığı yoktu. Aynı durum Osmanlı veya Habsburg İmparatorluğu için de geçerliydi dolayısıyla çok dilli, çok kültürlü, çok dinli toplulukların ulus devletler içinde organize olarak tekil bir millete bağlı olma hali belli sıkıntılar yarattı. Birçok toplum bunu demokratik haklarla aşabildi, kimisi aşamadı ve bir sürü çatışma oldu (Yunanistan-Türkiye, Ermenistan-Türkiye gibi). Barışı sağlamak kolay değildi.
Her ulus devletin içine baktığımızda ciddi bir göçmenlik olgusu görüyoruz. Türkiye özelinde bir inceleme yaparsak tarih boyunca bu durum bariz. Ermeni tehciri, Rum-Türk Mübadelesi bu “yer değiştirme”nin en temel unsurları, ancak bunlardan önce Balkan Göçü, ondan önce de Kafkas Göçü var yani göçmenlik 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılda çokça deneyimleniş bir şey.
Folklor deyince akla yerellik geliyor çünkü folklor hep bir yerel kültür bağlamında düşünülür. Örneğin, “Giresun folkloru” ya da “Bodrum folkloru” ama bu bölgelerdeki insanların yer değiştirmeleri, göçleri bu kültürlerin aktarılmasını sağlamıştır. Bir yerde isen başka bir yere gidiyorsun ya da senin olduğun bölgeye bir başkası geliyor. Oluşan kültürel karışım toplumda bir “hibridite” (melezlik) yaratıyor. Eğer bir ulusal bütünden bahsediyorsak bence o, bu çeşitlilik içinde yapılanmış kültürel formlardır. Mesela halk oyunları da böyle, birçok faklı yerel kültürün bir araya gelen farklı unsurlarından günümüzde “folklor oynama” dediğimiz bir popüler kültürel bir form çıkıyor. Diziler de biraz öyle; farklı farklı televizyonculuk, reklamcılık, tekstil-moda, sinema ve tiyatro deneyimlerimiz birleşiyor ve bugün Türk dizisi adıyla bilenen bir kültürel form çıkarıyor. Dizilerin ulusallığı (“Türk” adını taşıması) bu ulus devlet süreci içinde oluşmasından geliyor, Türk motifleri göstermesinden değil.
D. S. Y.: Biraz daha kişisel bir soru sormak istiyorum; aklıma geldi, merak ettim. Bunca araştırmanızdan öğrendikleriniz arasında sizi en çok şaşırtan(lar) ne oldu?
A. Ö.: Bu halk oyunları meselesi benim kafamı oldukça kurcalıyordu. Koca kızlar olmuşuz, yirmi-yirmi iki yaşlarında, zıp zıp zıplıyoruz. Dans ediyoruz, belli figürler var ve eğleniyoruz ama bir yandan da bir huzursuzluk var içimizde; biz ne yapıyoruz, bu hareket ne ve nereden geliyor merak ediyoruz. Diyarbakır halk oyununu oynuyorum fakat Diyarbakır’ı görmemişim. Bu mesele nedir diye araştırmaya başladığımda zamanla halk evlerinde başlaması, halk evlerinin kapatılması sonucu bu geleneğin İstanbul’a taşınıp Yapı ve Kredi festivallerinde devam etmesi, bazı gazetelerin öncü olup Milliyet yarışmalarının düzenlenmesi, öğrencilerin bu geleneği öğrenme isteği ve danslara hakim olan yaşlıların öğretmemesine rağmen bir şekilde öğrenmeleri, yurtlarda 1960lı yıllarda “dans değiş tokuşu” yapılması, ilk talebe birliklerinin kurulması ve oralarda halk oyunları oynanması, bu kültür benimsenince ilkokullarda öğretmenlik yapmaları… Bu tarihçenin gelişimi beni çok şaşırtmıştı. Biz 1980lerde halk oyunlarını ilk oynamaya başladığımızda bize folkloru bir disiplin olarak tanıtmışlardı, “folklor oynanmaz, çok ciddi bir şeydir” gibi sözler öğrenirdik. “Folklor bir tek oynanmaz, başka anlamları da vardır.”
Bunun adına folklor oynama denmesinin arkasındaki yapıyı anlamamda Amerika’daki hocalarımın yardımı oldu. İlk sunumlarımı yaptığımda biri bana yani sen aslında yeni halk oyunları hareketinin de kendi otantikliği olduğunu söylüyorsun, demişti. Yeni halk oyunlarının sahne sanatıyla harmanlandığını gözlemlemiş oldum. Yeni halk oyunları hareketini başlatanlar bu geleneği sahne sanatlarıyla beraber yorumluyor, süre planlaması yapıyor, sahneye adapte ediyor, kurallara uyduruyor, koreografilere yer veriyor ve adeta sıfırdan seyirlik bir şey oluşturuyorlardı. Bu ürün köyde oynananla aynı şey değildi ancak ikisi de kendi özgünlüğüne sahipti. Bir hocam da senin bahsettiğin Bakhtin’in görüşü gibi, demişti. Farklı anlatıların, romans, balad ve epiklerden yararlanarak roman türünün ortaya çıkarması gibi sen de bir hareket sisteminden bahsediyorsun ama altında bir dolu farklı yerel etken var, demişti.
Dizi araştırmamda beni şaşırtan ise bizim dizilerimizin tamamen reklam sektörü sayesinde bir sıçrama yapmasıydı. Bizim sinemamız, tiyatromuz çok eski fakat bir türlü Batı standardında bir iş ortaya koyamıyorduk çünkü sinematografik altyapımız yeterli değildi. Global, neoliberal ekonominin Türkiye’de etkinleşmesiyle birlikte Procter & Gamble (P&G), Unilever gibi büyük firmalar Türkiye’ye geliyor.Bu şirketler Türkiye pazarına girdiğinde yanında kendi pazarlama ve reklam gruplarını da getiriyor ve tanıtım gruplarının elinde bulunan kaliteli alet edevatları Türk yazar, yönetmen ve yapımcıların eline veriyor. Çünkü Türkiye halkının neden etkileneceğini bu kişiler biliyor. Türk sanatını Batılı yapım seviyesiyle buluşturan ilk sektör reklamcılık. Bunu keşfettiğimde epeyi şaşırmıştım.
Milli bayramları incelerken ise şuna çok şaşırmıştım: Özellikle sözlü tarih yaparken 1930lu yılları sorduğum, danıştığım insanların hepsi ben bayramları sormama rağmen bana Atatürk’ün cenazesini anlatıyordu. Atatürk’ün vefatındaki o büyük topluluk, cenazenin Dolmabahçe’den Sultanahmet’e kadar kortejle gitmesi, insanların odalar tutup töreni seyretmesi, cenazenin gemiye yüklenmesi ve Haydarpaşa’ya gitmesi… Ben bayram soruyorum, onlar bana cenaze anlatıyor. Bayram tanımı toplumda düşünüldüğü gibi bir festival ifade etmiyordu, bir tamaşaydı ve kastettikleri “duygulu bir araya gelme hali”ydi.
İlk aklıma gelenler bunlar!
D. S. Y.: Her ne kadar bir duygulu bir araya gelme hali olsa da milli yas gününü ulusal bayram olarak değerlendirmelerini nasıl anlamlandırdınız?
A. Ö.: Açıkçası ben onlara “milli bayram”, yani bir ulusun her yerinde yapılan tören anlamında kullanılıyor ve soruyordum. Onlar da bana ulusal duygulanım halini anlatıyorlar. Milliyetçi gurur barındırması bakımından o gün kutlama yapmayıp ağlasak bile dışarıdan bakan bir göze göre Atatürk’ün vefatı o dönemde toplumu bir araya getiren en büyük olaylardan biri, belki en büyüğü. O kalabalık, resm-i geçitler, toplantılar ve yürüyüşler onlara göre bir töreni tasvir ediyor. Bayramları festival olarak görmüyor, bir toplumsal bütünleşme günü diye düşünüyorlardı.
D. S. Y.: Biraz az zamanımız kaldı o yüzden aklımdakini olabildiğince kısa bir şekilde özetlemeye çalışacağım. Konunun ulusal boyutunu ele aldık; peki küreselleşme ve modernleşmeyle özellikle teknolojiden dolayı herkesin ortak ve tek bir kültüre doğru gitmeye başlamasıyla farklı kıtalardaki ülkelerde çocukların aynı şeyleri izlemesi, dinlemesi, yapması üstüne ne düşünüyorsunuz? Kimliğimizi mi kaybediyoruz yoksa daha “iyi” bir yere mi gidiyoruz, çalışmalarınız ışığında nasıl yorumlardınız?
A. Ö.: Daha “iyi”, daha “kötü” değil fakat kesinlikle daha farklı bir yere gidiyor. İşin iyi-kötüsü olduğunu düşünmüyorum çünkü kültür aktığı gibi akar, anlatabiliyor muyum? Tabii ki sizin kuşağınız yepyeni bir etkileşim sistemi bağlantısında hareket ediyor, bizim yaşadığımızdan oldukça farklı. Biz de başka ülkelerde ne olduğunu duyar, dinler ve etkilenirdik; yani hepimiz Rock kültürü ve sinemayı takip ederdik ama şu anda her şey çok anlık. Ne olursa olsun anında görebiliyor, takip edebiliyoruz. Kendini ifade etmek isteyen herkes bir yerden dalıyor ve yürüyen yürüyor. Mesela Kore kültürünün yaygınlaşması, Türk dizilerinin global etki yaratması ve benzeri oluşumlar dalgalar halinde dünyayı etkiliyor. Ulusal değerler alıp başını gidiyor, yol alıyor, bazen düşüp yeniden kalkıyor. Dalgalar halinde dünyayı etkiliyor, kültür aktığı gibi akıyor. Beni üzen ise şu: Herkes kendi cep telefonuna ve medyasına yöneldiği için bireysel iletişimlerde eski tesadüfilik yok. Bence sizin kuşağın en büyük zorluğu size tamamen uyan birini aramanız ama aslında yaşam öyle bir şey değil. Yaşam bize benzemeyenlerden öğrendiğimiz bir süreç. Günümüzde herkes kendine benzeyenlerle yakınlaşıyor ve bu bir sıradanlaşma doğuruyor, tolerans veya hoşgörü azalıyor. Elektrik kesildiğinde hepimiz birbirimize muhtacız ama!
Profesör Arzu Öztürkmen’e SJ Tarih Dergisi 2025 sayısına verdiği röportaj için teşekkür ediyoruz.



Leave a comment