Görüşülen Kişi: Muazzez İlmiye Çığ
Görüşen Kişi: Çağan Abbasoğlu
Editör: Derya Selin Yener
Ç. A.: Sumerolojinin ilk yıllarından bugüne neler değişti? Hangi savlar çürütüldü, hangi savlar ispatlandı?
M. İ.: Her şeyden önce, Türkiye’de 1936 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde Sumeroloji bölümünün kuruluş amacını iyi bilmek lazım. Atatürk, Anadolu’nun kültürel gelişimini anlatabilmek için en az 7000 yıllık geçmişimizi bilmemiz gerektiğini düşünüyordu. Kültürümüzün temelinin Sumer ve Hitit’e dayanabileceğini ön görüyordu. Atatürk “Bir milletin özgürlük kazanması, yükselmesi kültür ve eğitimle olur” diyordu.
Osmanlı zamanında eski Türk tarihi ile ilgili bir araştırma yoktu. Atatürk’ün okuduğu Batı’da yazılmış bazı kitaplarda Türkleri küçük düşürücü sözler vardı. Bir taraftan bunları çürütmek, diğer taraftan Türk gençliğine atalarının ve bugün üzerinde yaşadıkları toprağın tarihini ve kültürünü araştırarak, öğreterek Türk ruhunu yeniden canlandırmak istiyordu. Anadolu ve Mezopotamya uygarlıklarının eski Türklerle bir bağlantısı olabilir miydi? Atatürk, ırk konusu üzerinde durmadan bu konunun araştırılmasını arzu ediyordu. Ayrıca Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarının kuruluş sebebi de budur.
Sumerliler, Batılı bilim adamları tarafından ilk zamanlarda kendilerine özgü bir dil ve kültür ile bir anda Mezopotamya’da ortaya çıkmış bir toplum olarak görüldü fakat zamanla Orta Asya Türk topraklarında kazılar yapan arkeologlarımız, bu coğrafyada gördükleri kültür izlerini (kaya resimleri gibi) Anadolu ve Mezopotamya’ya kadar sürmeyi başardılar. Türkiye’de ve Türk devletlerinde Sumer-Türk kültürü özdeşliği üzerinde bir hayli çalışma yapıldı ve yapılmaya devam ediliyor. Örneğin, Tevrat yoluyla dünyaya yayılan Tufan olayının M.Ö. 12-10 bin yıllarında Orta Asya’da Buzul Çağı’nın sonlarına doğru olan büyük taşkınlardan kaynaklandığı, Sumerlilerin arkeolojik buluntular, efsaneler, destanlar, yer adları, gelenekler ve özellikle de dil bakımından Türklerle olan özdeşliğinin kanıtlanması Atatürk’ün bir konuda daha haklı çıktığının kanıtıdır.
Ç. A.: 4000 yıllık Sumer kültürü ile bugün arasında en çok dikkatinizi çeken ortaklıklar nelerdir?
M. İ.: Şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki biz Türkler özelinde en dikkat çekici ortaklık dildir. Dillerimiz özdeştir ve Sumerliler, Orta Asya’dan iklim değişiklikleri yüzünden Mezopotamya’ya gelen Kenger isimli bir Türk boyudur. Ayrıca Sumer kültürünün günümüz uygarlığı üzerinde genel olarak sanat, edebiyat, mimari, teknik, sosyo-politik kurumlar, bilim, din ve geleneklerde önemli etkileri vardır.
Bir örnek vermek gerekirse yapılarda bundan en az 5 bin yıl önce Sumerlilerin uyguladıkları kemer, kubbe sistemi, sütunlar, yuvarlak pencereler, mozaikler, duvar süsleri, kabartmalar, sunaklar, nişler, avlular Ortadoğu’da olduğu gibi Anadolu üzerinden Yunan ve Roma yoluyla Avrupa mimarisine girmiştir.
Ç. A.: Peki bu unsurlar arasında Türk kültürü tarafından günümüze ulaşanlar var mı?
M. İ.: Esasında bütün bu kültür mirasının hepsi Anadolu’daki binlerce yıllık kesintisiz uygarlık süreci sayesinde günümüze ulaştı. Biz Türkler de yine Atatürk’ün tabiriyle “en az 7 bin yıldır” bu topraklardayız. Yeni bulgular ise bunun çok daha eskilere dayanabileceğini söylüyor. Göz ardı edilemeyecek bir şey varsa o da Türk dilinin önemi ve kadimliğidir.
Ç. A.: Bir tabletin bulunduktan sonra çözümlenip sınıflandırma sürecini kısaca anlatabilir misiniz?
M. İ.: Şöyle sıralayabiliriz:
1-Tabletlerin konservasyonu
2-Tabletlerin devir, konu ve üzerindeki tarihlere göre ayrılması
3-Tabletlerin numaralanarak dolaplara yerleştirilmesi
4-Envanter ve katalogların yapılması
5-Tabletlerin yayımlanması
Yüzyıllar boyu toprak altında, yıllarca da müze depolarında sandıklar içinde bekleyen tabletler rutubetten çabuk kırılır ve toprakta bulunan tuzların ve başka maddelerin yüzeylere yapışmasıyla okunamaz hale gelirler. Arkeoloji Müzesi’nde bunların korunmasını ve okunmasını sağlamak amacıyla bir laboratuvar kurulmuştu. Laboratuvara gönderilecek tabletlerin geri alınırken belirlenmesi için ayrı ayrı krokiler çiziliyor ve bazı satırların okunuşları yazılıyordu. Bu çok vakit alıcı bir işti ancak 1960’ların içinde tabletlerin fotoğrafları yaptırılmak suretiyle bu iş bir hayli kolaylaşmış oldu. Laboratuvardan gelen tabletler Eski Sumer ve Akat, Yeni Sumer, Eski Babil, Kasit, Yeni Babil gibi yazı şekillerine göre çağlarına ve bu çağlar içinde konu ve tarih sıralarına göre ayrılarak numaralanıp pamuk döşenmiş kutular içine yerleştirilmiştir. Bu arada envanterleri ve katalogları da yapılıyordu. Böylece bir “Çiviyazılı Belgeler Arşivi ve Kitaplığı” meydana geldi.
Dış ülkelerin müzelerinde tablet yayınına uzun yıllar önce başlanmıştı. İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki edebiyattan gündelik yaşama kadar her türlü bilgiyle dolu tabletler ise arkeologların yaptığı birkaç yayın dışında sessizce bekliyordu. İlk yıllardan itibaren bu kadar yoğun iş arasında yayın işine de başlanmıştı. Yayın için ayrılan önemli tabletler okunarak Latin harfleriyle transkripsiyonları yapılıyor; her işaret, her satır tabletteki ölçü ve oranlara göre olduğu gibi kopya ediliyordu. Bu suretle yapılan kopyalar üzerinde çalışanlar; kırık kelime ve cümleleri daha doğru olarak tamamlayabilir, toprak altında birbirinden ayrılmış parçaları -hatta başka müzelere dağılmış olanları bile birleştirebilirlerdi. Kitaplar, bilimsel makaleler, popüler yazılar halinde 4 bine yakın tablet yayımlandı.
Ç. A.: Size göre gelecekte Sumeroloji biliminde hangi alanlara ağırlık verilmelidir, başlıca hangi konular daha çok araştırılmayı hak ediyor?
M. İ.: Dil ile ilgili çalışmalar bence çok önemli. Bu çalışmalar hem üniversiteler hem de Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları aracılığıyla sistemli bir şekilde yürütülürse çok verimli olacağı kanısındayım. Sonuçta bu bizim tarihimiz ve dilimiz. Sumerliler o kadar çok konuda geniş kapsamlı eserler bırakmışlar ki hepsi ayrı ayrı önem taşıyorlar. Astronomi, matematik, edebiyat, mimari… Saymakla bitmez. Gelecek nesiller her konuya ayrı bir titizlikle eğilmeli diye düşünüyorum.
Ç. A.: Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ndeki hayatınızdan bahsedebilir misiniz, orada günleriniz nasıl geçiyordu?
M. İ.: Eskişehir’de öğretmenlik yapıyordum. Babam, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin açıldığını duyar duymaz bana geldi. Muazzez, Ankara’da bir fakülte açılmış öğretmen okulu mezunlarını da alıyorlarmış, dedi. Eve maddi olarak yardım ediyordum ve eğer fakülteye girersem maaşım gidecekti, ben bunu istemedim ve fazla üzerinde durmadım. Arkadaşım Hatice Kızılyay bana bir mektup yazdı. Mektubunda herkes gidiyor bir seninle ben kaldık, diyor. Ben de ona cevap yazıp, toparlan bu akşam gidiyoruz dedim. İzin alıp ertesi gün Ankara’ya geldik. Okul 1935 Aralık ayında açılmıştı, biz gittiğimizde Şubat’ın 15’iydi. Kayıtların kapanmış olması ihtimali vardı. Öğretmen okulundaki tarih hocamız mebus olmuştu, önce onun yanına gittik ve fakülteye kayıt olmak istediğimizi söyledik. Kendisi fakülteye telefon etti ve bunlar en iyi talebelerim, lütfen kayıtlarını yapın, dedi.
Biz hemen fakülteye gittik. Hangi şubeyi istiyorsunuz, dediler. Ben Fransızca istediğimi söyledim, Hatice de başka bir şey istedi. Müdür, Fransızca şubesinin çok kalabalık olup orada yer kalmadığını anlattı. Bunun üstüne bize hocası yeni gelen bir bölüm tavsiye etti. Nedir o, dedik. Hititoloji yanında Sumerolojiyle Arkeoloji alacaksınız, dedi. Kabul ettik ve kaydolduk ama ne Hititoloji ne de Sumeroloji nedir bilmiyoruz. Sumerlilerle tanışmam tamamıyla tesadüftür diyebiliriz.
Sonra arı gibi çalıştık, diller öğrendik ve dört yılda okulu bitirdik. Lisans tezi olarak da “Hititçede Veba Dualarını” seçtim. Hocalarımızın çoğu Nazi Almanya’sından kaçan dünya çapında bilim adamlarıydı. Çok iyi bir eğitimden geçme fırsatı bulduk. DTCF Atatürk’ün eğitim reformunun ilk ve en önemli adımlarından birisiydi. Orada yetişen ve mezun olan nesiller ülkenin ve ulusun düşün hayatına çok önemli katkılar yaptılar.
Ç. A.: Atatürk’ün bir öğrencisi olarak gelecek nesillere neler söylemek ve önermek istersiniz?
M. İ.: Sürekli çalışmalarını, üretmelerini, sevmelerini, vicdanlı olmalarını ve yaşamı güzelleştirmek için ellerinden geleni yapmalarını söylemek isterim. Bizim ülkemiz çok ileri görüşlü bir liderin önderliğinde çok zor şartlar altında bin bir güçlükle kuruldu. Bunun değerini bilmelerini söylemek isterim. Atatürk’ün devrimlerine sahip çıkmalarını söylemek isterim. Özellikle Cumhuriyet’in kuruluşunda başat yeri olan tam bağımsızlık ve laiklik ilkelerinin savunucusu olmalarını tavsiye ederim. Siz gençler bu ulusun geleceği ve umudusunuz. Bizler size güzel bir dünya bırakamadık ve sizlerin omuzlarına büyük bir sorumluluk yükledik, umarım başarıyla altından kalkarsınız.
SJ Tarih Ekibi olarak Muazzez Hocamız’a teşekkür ediyoruz.


